Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin 91. yıldönümü etkinlikleri çerçevesin de bu yıl “Atatürk Garnizon Koşusu” yapılamadı. Bu haberi hepiniz muhakkak biliyorsunuzdur. Ankara Valiliğinin izin vermeme gerekçesini de takip etmişsinizdir diye tahmin ediyorum. Ankara Valiliği nedenleri aynen şöyle sıralıyor;
“Başkent Ankara'da milli bayramlar ile mahalli ve anma günleri, istiklal ve bağımsızlığımıza bütün benliği ile sahip çıkan aziz Ankaralıların hep birlikte heyecan ve coşkuları ile idrak edilmektedir. Ulusal onur ve estetiğimizin yansıtıldığı bu anlamlı ve önemli günlerin yürütüm ve icrasında, alınan tertip ve tedbirler ile uygulamalarda bayram coşkusunun asıl sahibi olan Ankara halkının genel hayatının olumsuz etkilenmemesi ve günlük yaşamında herhangi bir mağduriyetin yaratılmaması hiç kuşku yoktur ki esas olmalıdır. Başkent'in ana caddelerinde saatlerce yollarda bekleyen binlerce aracın kornalar çalarak protesto ettiği, toplu taşıma vasıtalarının içerisinden el-kol hareketleri ile yetkililere tepki gösterdiği, ambulansların hastanelere ve çok sayıda kişinin işlerine dahi gidemediği görüntüler içerisinde Ankara ilinde milli bayramlar ile mahalli ve anma günlerinin idrak edilmesi kabul edilemez. Ulusal onur ve estetiği içerisinde ortak coşkuyu tazammum eden ve halkımızın ortak şuurla, heyecan ve gururla kutlamaları gereken bayramlar hepimizin müşterek hedefi olması gerekmektedir.
Bu nedenle Ankara ili mülki hudutları dahilinde, milli bayramlar ile mahalli ve anma günleri törenlerinin icrasında önemli arterler ile ana caddelerde ve benzeri mahallerde bundan sonra Ankara halkının genel hayatını olumsuz etkileyebilecek yaya-motorize herhangi bir program uygulaması yapılmayacağı hususu Ankara Valiliği'nin 10.12.2010 tarih 21502 sayılı yazıları ile başta 4. Kolordu ve Garnizon Komutanlığı dahil tüm kurum ve kuruluşlar ile sivil toplum kuruluşları, vakıf, kulüp ve derneklere çok önceden duyurulmuştur.” …
Ankara Valiliğinin açıklaması aynen bu şekilde.
Değerli okurlar; ilk önce bir düzeltmeyi yapmak istiyorum. Atatürk Garnizon Koşusu’nu sadece Harbiyeli’ler icra etmiyorlar. Harbiyeli’lere ek olarak, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay Komutanlığı Tören Taburu’da bu koşuda yer alıyor. Bende askerliğimi Muhafız Alayı’nda yapmış ve 2008 yılında “Atatürk Garnizon Koşusu”na Tören Taburu personeli sıfatıyla katılmış birisi olarak söylüyorum ki; Ankara Valiliğinin vermiş olduğu bu cevap tamamen asılsızdır. Yukarı da kalın renkle belirtilen yeri özellikle vurgulamak istiyorum. Garnizon Koşusu icra edilirken, hiçbir şekilde toplu taşıma araçları ve vasıtalardan el kol hareketleri olmuyor, Ankara’lılar kapatılan yol güzergâhlarına isyan etmiyorlar. Tam aksine Ankara’lılar Atalarına sahip çıkmanın vermiş olduğu ruh ile askerlerimizi alkışlıyor, deyim yerindeyse bağırlarına basıyorlar. Ambulansların geçişi için ise zaten güvenlik şeridi sürekli açık tutuluyor. Atatürk Garnizon Koşusu’na izin vermeyen zihniyetin zaten amacını biliyoruz. O konuda bir sıkıntımız söz konusu değil! Ama ben Ankara’lıların yerinde olsaydım, koşunun yapılacağı güzergaha izin vermeyen Ankara Valiliğinin önünden Anıtkabir’e kadar koşardım! …
Not: Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin 91. yıldönümüne izin vermeyen Ankara Valiliğini kınama amaçlı yapılacak olan ve TGB’nin organize ettiği “Atatürk Gençliği Koşusu”na sonuna kadar destek veriyorum! …
Dipnot: 2011’in ülkemize ve milletimize yeni ama içi dolu umutlar getirmesi dileğiyle hepinizin yeni yılını kutluyorum…
28 Aralık 2010 Salı
15 Kasım 2010 Pazartesi
CHP'DE GENÇ OLMAK
Bu devirde genç olmak zor iş. Genç olmanın ötesinde birde ucundan bucağından siyasetle
uğraşıyorsanız eğer, o zaman genç olmak daha da zor…
Siyasi partilerin lokomotifi olan gençlik kolları var birde. Emin olun ki, “gençlik kolları”
olmak da zor iş…
Bir de üstüne üstlük, Cumhuriyet Halk Partisi gibi koca bir çınar da genç olupta siyaset
yapıyorsanız, işte o zaman durum vahim!...
Özellikle son paragrafı bundan önceki zihniyet için çok rahatlıkla kullanabiliriz
düşüncesindeyim. Bundan sonra ise; Cumhuriyet Halk Partisi’nde genç olmak ve gençlik
kollarında görev yapmak onuru daha bir başka olacak. Çünkü bu sefer amacına uygun
çalışılacak. Kullanılmadığını hissedeceksin ki, bu da en önemlisi zaten.
Aslında Cumhuriyet Halk Partisi’nin gençlik kollarına dair bir yazı yazmak gibi bir derdim
yok. Yazılsa yazılsa, cilt cilt kitap yazılır Cumhuriyet Halk Partisi’nin gençlik kollarına.
Öyle bir koca çınarın da, böylesine bir torunu olması gerekir zaten! Aksini düşünmek
mümkün müdür? Bana göre değildir.
Ve daha da önemlisi, bu partide gençlik kollarında görev alan arkadaşlarımın “siyaset”
yaptıklarını unutmamaları gerekir. Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi’nin gençlik kolları
üyesi olmak demek; Bülent Ecevit olmak demektir, İsmet İnönü olmak demektir ve yine
daha da önemlisi Mustafa Kemal Atatürk olmak demektir!...
Dünya’nın değişmesiyle beraber ülkemizde ki siyasi konjonktürde değişiyor elbet. Bu duruma
siyasi partiler nasıl uyum sağlamalılarsa, elbette gençlik kolları da uyum sağlamalıdır. Aksi
halde siyasi tarihin tozlu sayfasında ki yerini almak hiç de zor olmayacaktır. Örnek olarak;
yine değişen bu siyasi yapı içerisinde “kurumsal” olmak olayı bana göre en önemlisidir.
İsteğim ve temennim de, Türkiye’de ki bütün CHP gençlik örgütlerinin bu kurumsal yapı
içerisinde hareket etmesidir.
Bilindiği üzere, CHP Gençlik Kolları Genel Merkezi, bundan önce ki Genel Başkanı Yunus
Emre’nin girişimleriyle beraber kurumsallaşma adına adımlar atmıştı. Şuan ki yeni MYK’da
bunun üzerine edebildiği ilaveyi etmektedir. Daha da önemlisi ve aslında gerekli olanı ise;
Altınoluk, Akçay, Zeytinli, Güre, Edremit vs. gibi kırsal alanda ki gençlik örgütlerinin
kurumsallaşmasıdır. Yani Genel Merkezin kurumsallaşmasından daha çok, körfez bölgesi gibi
bölgelerde ki gençlik örgütlerinin kurumsallaşması amacına daha da uygun olacaktır.
Kurumsallaşmanın getirdiği yapıyla beraber de, CHP’nin üniversitesi niteliğinde olan
gençlik kolları; daha eğitimli, siyasetin tozunu erken yaşta yutmuş, koltuk ve menfaat
için değil, vatan, millet ve sosyal adalet için siyaset yapan siyasetçiler yetiştirecektir.
Bu konunun özellikle çakipçisi olduğumu da belirtmek istiyorum. Hem kendi bölgemde,
hemde diğer bölgelerde.
Not: Bütün vatandaşlarımızın ve Önce Körfez Gazetesi okurlarının kurban bayramını
da en içten dileklerimle kutluyor, küçüklerimin gözlerinden, büyüklerimin ellerinden
öpüyorum…
Dipnot: Güzel bir bayram tatilinden sonra, 27 Kasım 2010 Cumartesi günü Altınoluk
Ayhan Şahenk Kültür Merkezi’nde ki, “Hoş Gelişler Ola” isimli tiyatro oyununu
kaçırmayın. Bilgi için mail atabilirsiniz…
uğraşıyorsanız eğer, o zaman genç olmak daha da zor…
Siyasi partilerin lokomotifi olan gençlik kolları var birde. Emin olun ki, “gençlik kolları”
olmak da zor iş…
Bir de üstüne üstlük, Cumhuriyet Halk Partisi gibi koca bir çınar da genç olupta siyaset
yapıyorsanız, işte o zaman durum vahim!...
Özellikle son paragrafı bundan önceki zihniyet için çok rahatlıkla kullanabiliriz
düşüncesindeyim. Bundan sonra ise; Cumhuriyet Halk Partisi’nde genç olmak ve gençlik
kollarında görev yapmak onuru daha bir başka olacak. Çünkü bu sefer amacına uygun
çalışılacak. Kullanılmadığını hissedeceksin ki, bu da en önemlisi zaten.
Aslında Cumhuriyet Halk Partisi’nin gençlik kollarına dair bir yazı yazmak gibi bir derdim
yok. Yazılsa yazılsa, cilt cilt kitap yazılır Cumhuriyet Halk Partisi’nin gençlik kollarına.
Öyle bir koca çınarın da, böylesine bir torunu olması gerekir zaten! Aksini düşünmek
mümkün müdür? Bana göre değildir.
Ve daha da önemlisi, bu partide gençlik kollarında görev alan arkadaşlarımın “siyaset”
yaptıklarını unutmamaları gerekir. Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi’nin gençlik kolları
üyesi olmak demek; Bülent Ecevit olmak demektir, İsmet İnönü olmak demektir ve yine
daha da önemlisi Mustafa Kemal Atatürk olmak demektir!...
Dünya’nın değişmesiyle beraber ülkemizde ki siyasi konjonktürde değişiyor elbet. Bu duruma
siyasi partiler nasıl uyum sağlamalılarsa, elbette gençlik kolları da uyum sağlamalıdır. Aksi
halde siyasi tarihin tozlu sayfasında ki yerini almak hiç de zor olmayacaktır. Örnek olarak;
yine değişen bu siyasi yapı içerisinde “kurumsal” olmak olayı bana göre en önemlisidir.
İsteğim ve temennim de, Türkiye’de ki bütün CHP gençlik örgütlerinin bu kurumsal yapı
içerisinde hareket etmesidir.
Bilindiği üzere, CHP Gençlik Kolları Genel Merkezi, bundan önce ki Genel Başkanı Yunus
Emre’nin girişimleriyle beraber kurumsallaşma adına adımlar atmıştı. Şuan ki yeni MYK’da
bunun üzerine edebildiği ilaveyi etmektedir. Daha da önemlisi ve aslında gerekli olanı ise;
Altınoluk, Akçay, Zeytinli, Güre, Edremit vs. gibi kırsal alanda ki gençlik örgütlerinin
kurumsallaşmasıdır. Yani Genel Merkezin kurumsallaşmasından daha çok, körfez bölgesi gibi
bölgelerde ki gençlik örgütlerinin kurumsallaşması amacına daha da uygun olacaktır.
Kurumsallaşmanın getirdiği yapıyla beraber de, CHP’nin üniversitesi niteliğinde olan
gençlik kolları; daha eğitimli, siyasetin tozunu erken yaşta yutmuş, koltuk ve menfaat
için değil, vatan, millet ve sosyal adalet için siyaset yapan siyasetçiler yetiştirecektir.
Bu konunun özellikle çakipçisi olduğumu da belirtmek istiyorum. Hem kendi bölgemde,
hemde diğer bölgelerde.
Not: Bütün vatandaşlarımızın ve Önce Körfez Gazetesi okurlarının kurban bayramını
da en içten dileklerimle kutluyor, küçüklerimin gözlerinden, büyüklerimin ellerinden
öpüyorum…
Dipnot: Güzel bir bayram tatilinden sonra, 27 Kasım 2010 Cumartesi günü Altınoluk
Ayhan Şahenk Kültür Merkezi’nde ki, “Hoş Gelişler Ola” isimli tiyatro oyununu
kaçırmayın. Bilgi için mail atabilirsiniz…
9 Kasım 2010 Salı
KILIÇDAROĞLU - TWİTTER
Bu sefer mutluyum arkadaş!... Son yazdığım yazıdan sonra ilk defa
kimseden eleştiri almadım. Eleştiririn ötesinde destekleyen sözler
söylediler, sağ olsunlar. Artık sürekli çalışan CHP örgütleri
göreceğiz. En azından çalışmayan CHP örgütleri olmayacak. CHP Genel
Başkanı Kılıçdaroğlu kendisine destek veren 70'e yakın eski
milletvekilinin ziyaretinde de söyledi; "Pazar günleri bizim için
artık tatil değil"... Gereken mesaj gerekli örgütlere gitmiştir
sanırım, dere-tepe, dağ-taş demeden çalışacağız artık. Motorları
yağlayın arkadaşlar! ...
Kılıçdaroğlu'u kendisini ve ekibini iktidara öyle bir kitledi ki, her
alanda ve her konuşmasında bunun hissetiren söylemler duyuyoruz. Sanal
ortamı da çok iyi ve amacına uygun kullanan Kılıçdaroğlu'nun
Twitter'da yazdığı son bir kaç mesajı okuyalım şimdi...
- Dostlar Salı günü saat 12.00'de tüm yönetim olarak Anıtkabir'de
olacağız. Kaç kişi olabiliriz orada sizce?
- Partimizin gönüllü veri tabanına bugün benimle toz yutmaya hazır
olan herkesin kaydını yaptırmasını bekliyorum.
- Ben bugün, benimle tüm enerjisini tüketmeye hazır olanlarımızı arıyorum.
- CHP'li olabilirsiniz, ama farklı nedenlerle bugün bütün enerjinizi
iktidar olma davamıza vermeye hazır olmayabilirsiniz.
- Gönüllülere sesleniyorum. Lütfen chp.org.tr ye kaydınızı yaptırın.
Beni zaten biliyorlar, ben CHP'liyim, zaten ben üyeyim demeyin.
- Karaoğlan; Bize bıraktığınız miras sorumluluğumuzu arttırıyor.
- Toplumun en umutsuz olduğu zamanlarda attığı kararlı ve cesur
adımlarla gerçek bir lider olduğunu defelarca kanıtladı.
- Son nefesine kadar doğruyu yaptı. Koltuk için değil ülkesi için
çalıştı. Herkese örnek oldu.
Bunlar Kılıçdaroğlu'nun resmi Twitter profilinde yayımladığı bazı
mesajlar... Hepsinin önemi ve anlamı çok büyük. Kılıçdaroğlu'nun her
ortamı (özellikle de sanal alemi) çok iyi kullandığının kanıtıdır bu
mesajlar. İktidara giden bir partinin genel başkanı bu şekilde
hedefine gidebilir mi diyebilirsiniz. Haklısınız, sadece bu şekilde
iktidar olunmaz. Ama bu şunu bize gösteriyor ki; Kılıçdaroğlu ve ekibi
hedefe kilitlenmiş durumda ve önüne çıkan bütün engelleri bir bir
aşacak...
CHP iktidarda olması için ise benim nacizane görüşüm şudur: Koltuğunu
ve kendi çıkarlarını düşünmeyen en ufağından en büyüğüne bütün CHP
örgütlerinin gece-gündüz demeden iktidar hedefine kilitlenmesi
gerekmektedir. Örgütlerin yönetim kadrolarında bulunan insanların,
siyaset yaptıklarını unutmamaları ve bu doğrultuda çalışmaları
gerekmektedir. CHP örgütlerinin sosyal aktivite üreten örgütler
olmadan kurtulup, halk için, millet için çalışan örgütler olması
gerekmektedir. Ellerinde bulunan o siyasi gücü adam gibi, hedefine
uygun kullanmaları gerekmektedir.
Bu saydıklarımı elbette çoğaltabiliriz... Düşüncelerim de bunlarla
sınırlı değil zaten.
Not: Pazartesi günkü yazımı gazeteme gönderemedim, Pazar günü bütün
gün aksilikler üst üste geldi. Bundan dolayı gazetemden ve sizlerden
özür diliyorum.
Dipnot: 27 Kasım 2010 Cumartesi günü Altınoluk'ta sahneye koyulacak
olan "Hoş Gelişler Ola" isimli tiyatro oyunuyla ilgili gönderdiğiniz
maillere elimden geldiğinde cevap vermeye çalışıyorum.
www.tiyatrobirileri.com internet sayfasından da oyunla ilgili bilgi
alabilirsiniz. Artık açık olan Youtube'a da "Hoş Gelişler Ola"
yazarsanız oyun için kısaca bilgi e
kimseden eleştiri almadım. Eleştiririn ötesinde destekleyen sözler
söylediler, sağ olsunlar. Artık sürekli çalışan CHP örgütleri
göreceğiz. En azından çalışmayan CHP örgütleri olmayacak. CHP Genel
Başkanı Kılıçdaroğlu kendisine destek veren 70'e yakın eski
milletvekilinin ziyaretinde de söyledi; "Pazar günleri bizim için
artık tatil değil"... Gereken mesaj gerekli örgütlere gitmiştir
sanırım, dere-tepe, dağ-taş demeden çalışacağız artık. Motorları
yağlayın arkadaşlar! ...
Kılıçdaroğlu'u kendisini ve ekibini iktidara öyle bir kitledi ki, her
alanda ve her konuşmasında bunun hissetiren söylemler duyuyoruz. Sanal
ortamı da çok iyi ve amacına uygun kullanan Kılıçdaroğlu'nun
Twitter'da yazdığı son bir kaç mesajı okuyalım şimdi...
- Dostlar Salı günü saat 12.00'de tüm yönetim olarak Anıtkabir'de
olacağız. Kaç kişi olabiliriz orada sizce?
- Partimizin gönüllü veri tabanına bugün benimle toz yutmaya hazır
olan herkesin kaydını yaptırmasını bekliyorum.
- Ben bugün, benimle tüm enerjisini tüketmeye hazır olanlarımızı arıyorum.
- CHP'li olabilirsiniz, ama farklı nedenlerle bugün bütün enerjinizi
iktidar olma davamıza vermeye hazır olmayabilirsiniz.
- Gönüllülere sesleniyorum. Lütfen chp.org.tr ye kaydınızı yaptırın.
Beni zaten biliyorlar, ben CHP'liyim, zaten ben üyeyim demeyin.
- Karaoğlan; Bize bıraktığınız miras sorumluluğumuzu arttırıyor.
- Toplumun en umutsuz olduğu zamanlarda attığı kararlı ve cesur
adımlarla gerçek bir lider olduğunu defelarca kanıtladı.
- Son nefesine kadar doğruyu yaptı. Koltuk için değil ülkesi için
çalıştı. Herkese örnek oldu.
Bunlar Kılıçdaroğlu'nun resmi Twitter profilinde yayımladığı bazı
mesajlar... Hepsinin önemi ve anlamı çok büyük. Kılıçdaroğlu'nun her
ortamı (özellikle de sanal alemi) çok iyi kullandığının kanıtıdır bu
mesajlar. İktidara giden bir partinin genel başkanı bu şekilde
hedefine gidebilir mi diyebilirsiniz. Haklısınız, sadece bu şekilde
iktidar olunmaz. Ama bu şunu bize gösteriyor ki; Kılıçdaroğlu ve ekibi
hedefe kilitlenmiş durumda ve önüne çıkan bütün engelleri bir bir
aşacak...
CHP iktidarda olması için ise benim nacizane görüşüm şudur: Koltuğunu
ve kendi çıkarlarını düşünmeyen en ufağından en büyüğüne bütün CHP
örgütlerinin gece-gündüz demeden iktidar hedefine kilitlenmesi
gerekmektedir. Örgütlerin yönetim kadrolarında bulunan insanların,
siyaset yaptıklarını unutmamaları ve bu doğrultuda çalışmaları
gerekmektedir. CHP örgütlerinin sosyal aktivite üreten örgütler
olmadan kurtulup, halk için, millet için çalışan örgütler olması
gerekmektedir. Ellerinde bulunan o siyasi gücü adam gibi, hedefine
uygun kullanmaları gerekmektedir.
Bu saydıklarımı elbette çoğaltabiliriz... Düşüncelerim de bunlarla
sınırlı değil zaten.
Not: Pazartesi günkü yazımı gazeteme gönderemedim, Pazar günü bütün
gün aksilikler üst üste geldi. Bundan dolayı gazetemden ve sizlerden
özür diliyorum.
Dipnot: 27 Kasım 2010 Cumartesi günü Altınoluk'ta sahneye koyulacak
olan "Hoş Gelişler Ola" isimli tiyatro oyunuyla ilgili gönderdiğiniz
maillere elimden geldiğinde cevap vermeye çalışıyorum.
www.tiyatrobirileri.com internet sayfasından da oyunla ilgili bilgi
alabilirsiniz. Artık açık olan Youtube'a da "Hoş Gelişler Ola"
yazarsanız oyun için kısaca bilgi e
22 Ekim 2010 Cuma
BAŞLIKSIZ ! …
İlk önce bütün okuyuculardan özür diliyorum. Söze bu şekilde başladım çünkü, köşe yazarlarının kendilerine gönderilen elektronik postaları köşelerine taşımalarına karşıyım. Bu bana biraz “kaytarmak” gibi geliyor. Daha fazla uzatmak istemiyorum ve konuya giriyorum. Allianoi Antik Kenti ile ilgili hassasiyeti olan yurttaşlarımız bileceklerdir muhakkak (hassasiyeti olmayanlarda bu yazıdan sonra öğrenirler diye umuyorum), malum antik şehir sular altında kalıyor. Allianoi’nin gün yüzüne çıkması için 12 yılını vermiş, Trakya Üniversitesi’nde görevli Yrdm.Doç.Dr sayın Ahmet Yaraş hocam bir mail gönderdi, özellikle paylaşmak istiyorum.
************
Allianoi'u tırnakları ile kazanların önünden kamyonlar geçiyor.
Allianoi kumla örtülüyor.
DSİ' şirketlerden birine betonla kaplama, diğerine de kumla örtme ihalesi vermiş.
Amaç daha hızlı, daha hızlı olsun.
Kanlı veya kansız.
Fark etmez.
Yeter ki, bu gavur taşları yok olsun !
Gözden uzak olsun,
Hatta 30 metre çamur altında kalsın,
Şirketin programında bugün hastane yapısı var.
1800 yıllık hastane yapısı şu an kumla örtülüyor.
2006 yılında, Allianoi Gönüllüleri’nin yardımları ile kazı yaptığımız 1800 yıllık hastane hızla kapatılıyor.
Oysa biz onu 4 ay boyunca kazarak aydınlıkla buluşturmuştuk.
Ve yaklaşık 20 odasından ancak 8'ini kazabilmiştik.
Çünkü zaman ve bağışlar bütün hastane yapısını açmaya yetmemişti.
Sadece bu 8 odadan yüzlerce arkeolojik eser müze envanterlerine alınmıştı.
Odalardan birinde yüzün üzerinde metal cerrahi alet, çok sayıda farmakolojik aletle birlikte ortaya çıkartmıştık.
Bu koleksiyon Dünya’nın bir ören yerinde ve hastane yapısında en büyük tıp aletleri koleksiyonu olarak literatüre girmişti.
Odalardan birinin de muhtemelen ünlü Tıp Bilgini Galenos'un olduğunu öngörmüştük.
Belki yanı başındaki odalardan birini kazabilseydik, ona ait özel eşyalarını bile bulabilecektik.
Olmadı... / Olamadı... Çünkü o sıralar para bitmişti.
Aylarca karpuz peynir ekmek, makarna yemekten kazı ekibi yorulmuş / sıkılmıştı.
Keşke 2006 yılında biraz daha yardım için kapı kapı dolaşsaydım…
Ah dostlar bugün ne yapabiliriz diyenler, 2006 yılında nerelerdeydiniz ?
Galenos’un gerçek anlamda izni bulmakta belki sizin de payınız olacaktı!!!
Tarihe bir not da sizler düşecektiniz..
Ama nasıl olsa gelecek yıl kazıya devam ederiz diye düşünüyorduk.
Ünlü tıp bilgini Pergamon’lu Galenos'un adına rastlama umudunu 2007 yılına bırakmıştık.
Ancak ne 2007 de, ne 2008 de, ne 2009 da bakanlık kazı ruhsatı verdi.
Yıl 2010.
Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Ertuğrul Günay'ın 'Çaresizim' nidaları arasında bu topraklarda bir başka boyut yaşanıyor.
Dört yıldır Kazı Ruhsatı ver(e)meyenler bugün caressiz olduklarını söylüyor!!!
TRT Belgeseli’ni yayınlamasına engel oldum diye övünenler, Bakanlığı pekala caresizliğe sürükleyebiliyorlar ...
Çok geniş alanda ve çok çalışıldığı için bu makamlar, soruşturma açmak zorunda kalmışlardı.
Kurul üyelerinde bilim komisyonlarını da sık sık yenilemek zorunda kalmıştı…
Kazı yaptığım alana girişi de çaresizlik yüzünden engellemek zorunda kalmışlardı…
12 yıldır her platformda süren mücadelenin sonunda...
Bir boşluk....
Şimdi belki Pergamon'lu Galenos'un Allianoi'daki kliniği gözlerimizin önünde kapatılıyor.
Allianoi'da bulunan Tıp Aletleri konusunda İ.Ü. doktora yapan Daniş'in gözlerinin önünde hastane yapısı örtülüyor / katlediliyor / tarihe gömülüyor / bizler sadece izliyoruz.
DSİ kendini kurtarmak için ihale üzerine ihale yapıyor,
Politikacılar oy kaygısında her iki tarafa gülüşçükler atıyor,
Gençler hukuk dışı uygulamayı protesto için kendini zincire vuruyor,
Avukatlar bu ülkede hala mahkeme önlerinde hukuk arıyor,
Ben tırnaklarımla kazdığım hayatımın en güzel 12 yılını verdiğim yerin yok oluşunu izliyorum.
Bilimsel Etik...
Çağdaşlık ....
Demokrasi...
Evet / Hayır naraları arasında bir insanlık ayıbı... / bir tarih katliamı ...
yüreğim ağrıyor...
Tanıklığımdan utanıyorum.
***********
Not : Allianoi ile ilgili aslında söylenecek çok söz ver. Sadece Allianoi’de değil elbette. Hasankeyf, Munzur, Karadeniz… Benim sözüm aslında Kültür ve Turizm Bakanı’na… Geçen yazımda da belirtmiştim, “nerede olduğum değil, ne yaptığımdır önemli olan” diyen Kültür ve Turizm Bakanı’nın “ne yaptığını” göremiyoruz !... Ben, öz yiğeni Nazım Yiğit Günay gibi yürekli olmasını beklerdim açıkcası…
Dipnot : 21 Ekim Ahmet Taner Kışlalı’nın ölüm yıldönümüydü. Ahmet Taner Kışlalı’nın ölüm yıldönümüyle ilgili, özellikle körfezde ki ADD’lerin sessiz kalması! beni özellikle üzdü. Suikastlere kurban verdiğimiz aydınlarımızın sadece Uğur Mumcu ve Bahriye Üçok’dan ibaret olmadığını göstermesini beklerdim ADD ve diğer STK’lardan… Bu konuyu köşesinde gündeme getiren Körfez Gazetesi yazarı sayın Asil Kaya’ya teşekkür ediyorum… (Edremit ADD’nin zoraki açıklaması bence yeterli değildir…)
************
Allianoi'u tırnakları ile kazanların önünden kamyonlar geçiyor.
Allianoi kumla örtülüyor.
DSİ' şirketlerden birine betonla kaplama, diğerine de kumla örtme ihalesi vermiş.
Amaç daha hızlı, daha hızlı olsun.
Kanlı veya kansız.
Fark etmez.
Yeter ki, bu gavur taşları yok olsun !
Gözden uzak olsun,
Hatta 30 metre çamur altında kalsın,
Şirketin programında bugün hastane yapısı var.
1800 yıllık hastane yapısı şu an kumla örtülüyor.
2006 yılında, Allianoi Gönüllüleri’nin yardımları ile kazı yaptığımız 1800 yıllık hastane hızla kapatılıyor.
Oysa biz onu 4 ay boyunca kazarak aydınlıkla buluşturmuştuk.
Ve yaklaşık 20 odasından ancak 8'ini kazabilmiştik.
Çünkü zaman ve bağışlar bütün hastane yapısını açmaya yetmemişti.
Sadece bu 8 odadan yüzlerce arkeolojik eser müze envanterlerine alınmıştı.
Odalardan birinde yüzün üzerinde metal cerrahi alet, çok sayıda farmakolojik aletle birlikte ortaya çıkartmıştık.
Bu koleksiyon Dünya’nın bir ören yerinde ve hastane yapısında en büyük tıp aletleri koleksiyonu olarak literatüre girmişti.
Odalardan birinin de muhtemelen ünlü Tıp Bilgini Galenos'un olduğunu öngörmüştük.
Belki yanı başındaki odalardan birini kazabilseydik, ona ait özel eşyalarını bile bulabilecektik.
Olmadı... / Olamadı... Çünkü o sıralar para bitmişti.
Aylarca karpuz peynir ekmek, makarna yemekten kazı ekibi yorulmuş / sıkılmıştı.
Keşke 2006 yılında biraz daha yardım için kapı kapı dolaşsaydım…
Ah dostlar bugün ne yapabiliriz diyenler, 2006 yılında nerelerdeydiniz ?
Galenos’un gerçek anlamda izni bulmakta belki sizin de payınız olacaktı!!!
Tarihe bir not da sizler düşecektiniz..
Ama nasıl olsa gelecek yıl kazıya devam ederiz diye düşünüyorduk.
Ünlü tıp bilgini Pergamon’lu Galenos'un adına rastlama umudunu 2007 yılına bırakmıştık.
Ancak ne 2007 de, ne 2008 de, ne 2009 da bakanlık kazı ruhsatı verdi.
Yıl 2010.
Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Ertuğrul Günay'ın 'Çaresizim' nidaları arasında bu topraklarda bir başka boyut yaşanıyor.
Dört yıldır Kazı Ruhsatı ver(e)meyenler bugün caressiz olduklarını söylüyor!!!
TRT Belgeseli’ni yayınlamasına engel oldum diye övünenler, Bakanlığı pekala caresizliğe sürükleyebiliyorlar ...
Çok geniş alanda ve çok çalışıldığı için bu makamlar, soruşturma açmak zorunda kalmışlardı.
Kurul üyelerinde bilim komisyonlarını da sık sık yenilemek zorunda kalmıştı…
Kazı yaptığım alana girişi de çaresizlik yüzünden engellemek zorunda kalmışlardı…
12 yıldır her platformda süren mücadelenin sonunda...
Bir boşluk....
Şimdi belki Pergamon'lu Galenos'un Allianoi'daki kliniği gözlerimizin önünde kapatılıyor.
Allianoi'da bulunan Tıp Aletleri konusunda İ.Ü. doktora yapan Daniş'in gözlerinin önünde hastane yapısı örtülüyor / katlediliyor / tarihe gömülüyor / bizler sadece izliyoruz.
DSİ kendini kurtarmak için ihale üzerine ihale yapıyor,
Politikacılar oy kaygısında her iki tarafa gülüşçükler atıyor,
Gençler hukuk dışı uygulamayı protesto için kendini zincire vuruyor,
Avukatlar bu ülkede hala mahkeme önlerinde hukuk arıyor,
Ben tırnaklarımla kazdığım hayatımın en güzel 12 yılını verdiğim yerin yok oluşunu izliyorum.
Bilimsel Etik...
Çağdaşlık ....
Demokrasi...
Evet / Hayır naraları arasında bir insanlık ayıbı... / bir tarih katliamı ...
yüreğim ağrıyor...
Tanıklığımdan utanıyorum.
***********
Not : Allianoi ile ilgili aslında söylenecek çok söz ver. Sadece Allianoi’de değil elbette. Hasankeyf, Munzur, Karadeniz… Benim sözüm aslında Kültür ve Turizm Bakanı’na… Geçen yazımda da belirtmiştim, “nerede olduğum değil, ne yaptığımdır önemli olan” diyen Kültür ve Turizm Bakanı’nın “ne yaptığını” göremiyoruz !... Ben, öz yiğeni Nazım Yiğit Günay gibi yürekli olmasını beklerdim açıkcası…
Dipnot : 21 Ekim Ahmet Taner Kışlalı’nın ölüm yıldönümüydü. Ahmet Taner Kışlalı’nın ölüm yıldönümüyle ilgili, özellikle körfezde ki ADD’lerin sessiz kalması! beni özellikle üzdü. Suikastlere kurban verdiğimiz aydınlarımızın sadece Uğur Mumcu ve Bahriye Üçok’dan ibaret olmadığını göstermesini beklerdim ADD ve diğer STK’lardan… Bu konuyu köşesinde gündeme getiren Körfez Gazetesi yazarı sayın Asil Kaya’ya teşekkür ediyorum… (Edremit ADD’nin zoraki açıklaması bence yeterli değildir…)
20 Ekim 2010 Çarşamba
AŞK KENDİ DİLİNİ YARATIR
Neresinden bakarsan aşka çıkıyor hayatın yolları, kimsesizliği
öğrenince insan. Kaç yaşında olursa olsan ol, hangi şartlarda yaşarsan
yaşa, içine bir sızı gelip yerleşiyor.
Yokluğunu öğrenmeden varlığının değeri anlaşılamıyor.
Kalbimizi ne kadar eğitebildiysek, ne kadar yakın durduysak iyiye,
güzele, o kadar alıyoruz karşılığını. Her can acısına isyan ediyoruz
ama bizi nasıl büyüttüğünü düşünmüyoruz.
Sevmeyi şartlara bağlayanlar, çıkarlarını düşünerek yanlış seçimleri
onaylayanlar, zaman geçtikçe anlayacaklar ne büyük bir yalanın içinde
yaşadıklarını. Evren kötülüğe, sömürüye, kendinden başkasını
düşünmeyene geçit vermeyecek. Gün gelince yüzüne vuracak yalınlığını
ve aşk hep kazanacak sonunda.
Aşk kendi dilini yaratır. Irkı, yaşı, farklılıkları siler atar.
Sevmekle başlar hayat dediğimizde aslında ve kimse gerçek bir sevginin
tadına varmadan gerçekten yaşamış sayılmaz. Hepsi bir balon köpüğünden
öteye gitmeyen sahtekar aşıklar, zamanı gelince bir duvara çarpar gibi
hızla vururlar gerçeğe ve ne kadar boşuna geçirdiklerini anlarlar bir
ömrü.
Gece yarısını çoktan geçmiş bu karanlık saatte, ben bu satırları
yazarken, kim bilir kaç yürek aşk için dua ediyor? Kaç gönülden,
dillenmiş yalnızlık acısının gözyaşı yükseliyor gökyüzüne? O anlarda
duruyor ne varsa, kuşlar, çiçekler, ağaçlar susuyor. Dilekler
yıldızlara ulaşana kadar sessiz kalıyor doğa, yapraklar hüzünle
sallanıyor.
Aşkı anlatmayan şarkıların notaları suskun, şiirlerin boynu bükük
duruyor. İçinde sevgi olmayan ne varsa, silinip gidiyor. Kendini ancak
ve yine aşkla var edebiliyor insan, ancak o zaman anlam kazanıyor
nefes almak.
Birileri kendince mutlu gözükse de uzaktan, yüreğine sevmeyi
öğretememişse, sonunda mutsuzlukla tanışıyor. Öfkeleniyor doğa
sevgisizliğe, kendi düzenini uyguluyor. İnsan ektiğini biçiyor
velhasıl, kimse bedeli ödemekten kaçamıyor.
Ne kadar umutsuz dursa da günümüzde aşk, yine o kurtarıyor dünyayı.
Gönül yalnızlığı, sessizliğiyle terbiye ediliyor. Er ya da geç
hepimize vuruyor aşkın tokadı, o zaman biraz silkelenip kendimize
geliyoruz. İçimiz acıdıkça, kalbimiz sızladıkça büyüyoruz. Acılarla
olgunlaşıyor insan, anlamayı öğreniyor. Yerine koymayı, sahip
çıkmayı, tevazu göstermeyi, egolarından kurtulmayı, iyiden yana
durmayı, haksızlık etmeyi, bedel ödemeyi, ders çıkarmayı ancak böyle
öğreniyor. O yüzden her defasında hiç yılmadan aşk diyorum, illaki
aşk...
öğrenince insan. Kaç yaşında olursa olsan ol, hangi şartlarda yaşarsan
yaşa, içine bir sızı gelip yerleşiyor.
Yokluğunu öğrenmeden varlığının değeri anlaşılamıyor.
Kalbimizi ne kadar eğitebildiysek, ne kadar yakın durduysak iyiye,
güzele, o kadar alıyoruz karşılığını. Her can acısına isyan ediyoruz
ama bizi nasıl büyüttüğünü düşünmüyoruz.
Sevmeyi şartlara bağlayanlar, çıkarlarını düşünerek yanlış seçimleri
onaylayanlar, zaman geçtikçe anlayacaklar ne büyük bir yalanın içinde
yaşadıklarını. Evren kötülüğe, sömürüye, kendinden başkasını
düşünmeyene geçit vermeyecek. Gün gelince yüzüne vuracak yalınlığını
ve aşk hep kazanacak sonunda.
Aşk kendi dilini yaratır. Irkı, yaşı, farklılıkları siler atar.
Sevmekle başlar hayat dediğimizde aslında ve kimse gerçek bir sevginin
tadına varmadan gerçekten yaşamış sayılmaz. Hepsi bir balon köpüğünden
öteye gitmeyen sahtekar aşıklar, zamanı gelince bir duvara çarpar gibi
hızla vururlar gerçeğe ve ne kadar boşuna geçirdiklerini anlarlar bir
ömrü.
Gece yarısını çoktan geçmiş bu karanlık saatte, ben bu satırları
yazarken, kim bilir kaç yürek aşk için dua ediyor? Kaç gönülden,
dillenmiş yalnızlık acısının gözyaşı yükseliyor gökyüzüne? O anlarda
duruyor ne varsa, kuşlar, çiçekler, ağaçlar susuyor. Dilekler
yıldızlara ulaşana kadar sessiz kalıyor doğa, yapraklar hüzünle
sallanıyor.
Aşkı anlatmayan şarkıların notaları suskun, şiirlerin boynu bükük
duruyor. İçinde sevgi olmayan ne varsa, silinip gidiyor. Kendini ancak
ve yine aşkla var edebiliyor insan, ancak o zaman anlam kazanıyor
nefes almak.
Birileri kendince mutlu gözükse de uzaktan, yüreğine sevmeyi
öğretememişse, sonunda mutsuzlukla tanışıyor. Öfkeleniyor doğa
sevgisizliğe, kendi düzenini uyguluyor. İnsan ektiğini biçiyor
velhasıl, kimse bedeli ödemekten kaçamıyor.
Ne kadar umutsuz dursa da günümüzde aşk, yine o kurtarıyor dünyayı.
Gönül yalnızlığı, sessizliğiyle terbiye ediliyor. Er ya da geç
hepimize vuruyor aşkın tokadı, o zaman biraz silkelenip kendimize
geliyoruz. İçimiz acıdıkça, kalbimiz sızladıkça büyüyoruz. Acılarla
olgunlaşıyor insan, anlamayı öğreniyor. Yerine koymayı, sahip
çıkmayı, tevazu göstermeyi, egolarından kurtulmayı, iyiden yana
durmayı, haksızlık etmeyi, bedel ödemeyi, ders çıkarmayı ancak böyle
öğreniyor. O yüzden her defasında hiç yılmadan aşk diyorum, illaki
aşk...
SİYASİ İDEOLOJi
1950'li yıllardan sonra çok partili sisteme geçilmesiyle beraber,
siyasi ideolojilerde hep tartışılmıştır.
Aslına bakacak olursak, Türkiye'de sürekli gündemde olan "Temiz
Siyaset" özlemi de buradan gelmektedir.
Belli bir ideolojisi olmayan siyasi kurumlar, ülkeye yarar sağlamadığı
gibi aksine hep zararları olmuştur. Bu konuyu canlı olarakta
yaşadığımız bir süreçten de geçiyoruz aslına bakarsanız.
Türkiye'de siyaset kurumlarının içerisinde hep bir boşluğun olması da
bununla paralel bir durum zaten.
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP)'nin "Milliyetçilik-Ülkücülük"
temeline oturtulan ve 40 yılı aşkın süredir yürüttüğü bu siyasi
mücadeleye herhangi bir şekilde muhalif olmak ve eleştirmek söz konusu
olamaz. 1980 darbesinde büyük acılar yaşayan "Sağ" kesimin önemli bir
bölümünü oluşturmaktadırlar.
Saadet Partisi (SP)'nin "Milli Görüş-İslamcılık" sentezi üzerinden
yürüttüğü siyasi mücadelede, Türkiye'de belli bir dönem iktidarı ele
geçirmiş, daha sonra ülkenin temel yapı taşlarına uyum
sağlayamadığından! iktidar gücünü kaybetmiştir.
Barış ve Demokrasi Partisi (BDP)'nin "Demokrasi-Özgürlükçülük-Kürt
Milliyetçiliği" üzerinden yürüttüğü siyasi mücadelede, ülkenin iç
dinamizmi açısından kuşkular taşığı için sürekli "üvey evlat"
muamelesi görmektedir. Görmüş olduğu bu muamelede, belli kesimler
tarafından sürekli manipüle edilsede, manipüle edenler tarafından
haklılık payları olduğu yadsınamaz.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)'nin "Sosyal Demokrasi" ilkeleri
üzerinden taviz vermeden sürdürdüğü siyasi mücadelede, yine 1980
darbesinde "Sol" kesim üzerinde büyük acılar yaşatmıştır. Gerçek
anlamda ve sağlam ideolojilerin, partilerin kökünü oluşturması belki
de en net bir biçimde CHP'de görülmüştür ki, 1980 darbesinde
kapatılmasına rağmen kuruluşunun 69.yıldönümünde 9 Eylül 1992
tarihinde yeniden açılmıştır.
Ve son olarak, 14 Ağustos 2001 tarihinde kurulan ve 3 Kasım 2002
tarihinde iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)'sine göz
atalım. Siyasi ideolojini "Muhafazakar Demokrasi-Ekonomik Liberalizm"
üzerine kuran AKP, iktidarda olduğu 8 yıl boyunca, siyasi ideolojisini
gerçek temellere oturtmanın ve bunu gerçek anlamda, sadece ve sadece
halk için uygulamanın hiçbir somut örneğini göstermemiştir.
Gerçek anlamda ideolojisi olmayan, lidere endeksli kurulan ve
çalışmalarını "iç-dış" güçler birlikteliğiyle yürüten partiler elbet
yok olmaya mahkumdurlar. Bu ve buna benzer olayları siyasi tarihimizde
çok net bir şekilde görmekteyiz.
20 Mayıs 1983 tarihinde kurulan Anavatan Partisi (ANAP)' de buna en
güzel örnek olarak siyasi tarihin tozlu sayfalarında yerini almışltır.
Görünen o ki, AKP'de siyasi ideolojisini tam olarak oturtmadığı,
lidere endeksli siyasi mücadele yürüttüğü ve "Yürütme!" görevini son
derece güzel bir şekilde sürdürdüğü için kendi sonunu da yavaş yavaş
hazırlamaktadır.
siyasi ideolojilerde hep tartışılmıştır.
Aslına bakacak olursak, Türkiye'de sürekli gündemde olan "Temiz
Siyaset" özlemi de buradan gelmektedir.
Belli bir ideolojisi olmayan siyasi kurumlar, ülkeye yarar sağlamadığı
gibi aksine hep zararları olmuştur. Bu konuyu canlı olarakta
yaşadığımız bir süreçten de geçiyoruz aslına bakarsanız.
Türkiye'de siyaset kurumlarının içerisinde hep bir boşluğun olması da
bununla paralel bir durum zaten.
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP)'nin "Milliyetçilik-Ülkücülük"
temeline oturtulan ve 40 yılı aşkın süredir yürüttüğü bu siyasi
mücadeleye herhangi bir şekilde muhalif olmak ve eleştirmek söz konusu
olamaz. 1980 darbesinde büyük acılar yaşayan "Sağ" kesimin önemli bir
bölümünü oluşturmaktadırlar.
Saadet Partisi (SP)'nin "Milli Görüş-İslamcılık" sentezi üzerinden
yürüttüğü siyasi mücadelede, Türkiye'de belli bir dönem iktidarı ele
geçirmiş, daha sonra ülkenin temel yapı taşlarına uyum
sağlayamadığından! iktidar gücünü kaybetmiştir.
Barış ve Demokrasi Partisi (BDP)'nin "Demokrasi-Özgürlükçülük-Kürt
Milliyetçiliği" üzerinden yürüttüğü siyasi mücadelede, ülkenin iç
dinamizmi açısından kuşkular taşığı için sürekli "üvey evlat"
muamelesi görmektedir. Görmüş olduğu bu muamelede, belli kesimler
tarafından sürekli manipüle edilsede, manipüle edenler tarafından
haklılık payları olduğu yadsınamaz.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)'nin "Sosyal Demokrasi" ilkeleri
üzerinden taviz vermeden sürdürdüğü siyasi mücadelede, yine 1980
darbesinde "Sol" kesim üzerinde büyük acılar yaşatmıştır. Gerçek
anlamda ve sağlam ideolojilerin, partilerin kökünü oluşturması belki
de en net bir biçimde CHP'de görülmüştür ki, 1980 darbesinde
kapatılmasına rağmen kuruluşunun 69.yıldönümünde 9 Eylül 1992
tarihinde yeniden açılmıştır.
Ve son olarak, 14 Ağustos 2001 tarihinde kurulan ve 3 Kasım 2002
tarihinde iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)'sine göz
atalım. Siyasi ideolojini "Muhafazakar Demokrasi-Ekonomik Liberalizm"
üzerine kuran AKP, iktidarda olduğu 8 yıl boyunca, siyasi ideolojisini
gerçek temellere oturtmanın ve bunu gerçek anlamda, sadece ve sadece
halk için uygulamanın hiçbir somut örneğini göstermemiştir.
Gerçek anlamda ideolojisi olmayan, lidere endeksli kurulan ve
çalışmalarını "iç-dış" güçler birlikteliğiyle yürüten partiler elbet
yok olmaya mahkumdurlar. Bu ve buna benzer olayları siyasi tarihimizde
çok net bir şekilde görmekteyiz.
20 Mayıs 1983 tarihinde kurulan Anavatan Partisi (ANAP)' de buna en
güzel örnek olarak siyasi tarihin tozlu sayfalarında yerini almışltır.
Görünen o ki, AKP'de siyasi ideolojisini tam olarak oturtmadığı,
lidere endeksli siyasi mücadele yürüttüğü ve "Yürütme!" görevini son
derece güzel bir şekilde sürdürdüğü için kendi sonunu da yavaş yavaş
hazırlamaktadır.
30 Eylül 2010 Perşembe
DAMDAN DÜŞEN SİYASETÇİ
Özellikle 1980 darbesinden sonra gençlerin siyasete bakışının değiştiği ve siyasetten uzaklaştığı gerçeğini biliyoruz.
Şahsen 1980 darbesini yaşayan birisi olmasam da, o dönemleri yaşayan bir çok kimseden bu lafları duydum. Ayrıca kendi gözlemlerim de oldu bu konuda. Bir çok arkadaşımın ailesi oğlunu veya kızını siyasetten uzak durması için sık sık tembihlemişlerdir. Onları da anlıyorum aslında, sonuçta çocuklarını koruma iç güdüsüyle hareket ediyorlar.
Türkiyede siyaset, avrupa ülkelerinde ki gibi işlemiyor. Konuya az buçuk müdahil olan insanlar bunu bilirler zaten.
Siyaset kurumu her zaman toplumu yönlendiren mekanizmaların başında gelmiştir. Ama ne enteresandır ki, sürekli de "üçkağıt" mesleği olarak tanımlanmıştır.
"Siyasetçi adamın sözüne güvenilmez" söylemi ülkedeki bütün siyasetçiler için geçerli olmasa da, genel siyasetçilerini ele aldığımızda kesinlikle doğru bir söylem olabilir.
Ama bunun değişmesi gerektiğini de biliyoruz elbette.
Peki bunun için ne yapabiliriz?
Temiz siyasetin egemen olduğu bir toplum yaratmak için kesinlikle ve kesinlikle genç arkadaşlarımızın siyasetle uğraşması gerekmektedir.
CHP eski Gençlik Kolları Genel Başkanı, şuan CHP Parti Meclisi üyesi ve aynı zaman da çok değer verdiğim bir büyüğüm olan sayın Ayhan YALÇINKAYA'nın bu konuda söylemiş olduğu bir söz hiç bir zaman aklımdan çıkmıyor. Şöyle demişti Ankara'daki bir toplantıda; "3 yıllık Genel Başkanlık görevim süresi içerisinde, hayata ve topluma dair öğrendiklerimi, 4er yıldan bitirdiğim 2 üniversite yaşantımda öğrenemedim".
Altınoluk'ta yaşayan bütün genç arkadaşlarımı, ailelerinin değil, kendi siyasi ideolojilerinin dahilinde, kendilerine yakın hissettikleri partide siyaset yapmaya davet ediyorum.
Biz gençler siyaset kurumunun içersinde ne denli çok olursak, ülkenin geleceği de o denli güvende ve akıllı, vatanını milletini gerçekten düşünen insanlara emanet olacaktır.
Bu anlamda Atatürk sözünü de unutmamamız gerekiyor. Ne demişti Büyük Önder; "Cumhuriyeti biz kurduk, onu yüceltecek ve yaşatacak olan sizlersiniz". Yani genç olmak demek, üniversite okumak, Facebookta zaman geçirmek, halı saha maçı yapmaktan ibaret değil. Bunların yanında Atamızın bizlere emanet ettiği Cumhuriyete sahip çıkmak için birşeyler de yapmak gerekiyor.
Siyasi partilerin gençlik kolları her zaman siyaset kurumunun üniversitesi niteliğindedir. En azından içinde bulunduğum ve bundan gurur duyduğum Cumhuriyet Halk Partisinde böyle. 18 ila 30 yaşları arasındaki bütün genç arkadaşlarımın bu yaş aralıkları içersinde mensubu oldukları siyasi partinin gençlik kollarında görev alabilirler.
Genç yaşta siyasetle uğraşan arkadaşlarımız, ilerki yaşantılarında da siyasetle uğraşmaya devam edecek olurlarsa, halk deyimiyle "damdan düşen siyasetçi" olmayacaklardır.
Uzun lafın kısası, ülkesini ve milletini gerçekten düşünen genç arkadaşlarımı siyaset yapmaya davet ediyorum. Hangi partiden olduğunuzun inanın hiç bir önemi yok.
Önemli olan "damdan düşen siyasetçi" olmamak ... !
Şahsen 1980 darbesini yaşayan birisi olmasam da, o dönemleri yaşayan bir çok kimseden bu lafları duydum. Ayrıca kendi gözlemlerim de oldu bu konuda. Bir çok arkadaşımın ailesi oğlunu veya kızını siyasetten uzak durması için sık sık tembihlemişlerdir. Onları da anlıyorum aslında, sonuçta çocuklarını koruma iç güdüsüyle hareket ediyorlar.
Türkiyede siyaset, avrupa ülkelerinde ki gibi işlemiyor. Konuya az buçuk müdahil olan insanlar bunu bilirler zaten.
Siyaset kurumu her zaman toplumu yönlendiren mekanizmaların başında gelmiştir. Ama ne enteresandır ki, sürekli de "üçkağıt" mesleği olarak tanımlanmıştır.
"Siyasetçi adamın sözüne güvenilmez" söylemi ülkedeki bütün siyasetçiler için geçerli olmasa da, genel siyasetçilerini ele aldığımızda kesinlikle doğru bir söylem olabilir.
Ama bunun değişmesi gerektiğini de biliyoruz elbette.
Peki bunun için ne yapabiliriz?
Temiz siyasetin egemen olduğu bir toplum yaratmak için kesinlikle ve kesinlikle genç arkadaşlarımızın siyasetle uğraşması gerekmektedir.
CHP eski Gençlik Kolları Genel Başkanı, şuan CHP Parti Meclisi üyesi ve aynı zaman da çok değer verdiğim bir büyüğüm olan sayın Ayhan YALÇINKAYA'nın bu konuda söylemiş olduğu bir söz hiç bir zaman aklımdan çıkmıyor. Şöyle demişti Ankara'daki bir toplantıda; "3 yıllık Genel Başkanlık görevim süresi içerisinde, hayata ve topluma dair öğrendiklerimi, 4er yıldan bitirdiğim 2 üniversite yaşantımda öğrenemedim".
Altınoluk'ta yaşayan bütün genç arkadaşlarımı, ailelerinin değil, kendi siyasi ideolojilerinin dahilinde, kendilerine yakın hissettikleri partide siyaset yapmaya davet ediyorum.
Biz gençler siyaset kurumunun içersinde ne denli çok olursak, ülkenin geleceği de o denli güvende ve akıllı, vatanını milletini gerçekten düşünen insanlara emanet olacaktır.
Bu anlamda Atatürk sözünü de unutmamamız gerekiyor. Ne demişti Büyük Önder; "Cumhuriyeti biz kurduk, onu yüceltecek ve yaşatacak olan sizlersiniz". Yani genç olmak demek, üniversite okumak, Facebookta zaman geçirmek, halı saha maçı yapmaktan ibaret değil. Bunların yanında Atamızın bizlere emanet ettiği Cumhuriyete sahip çıkmak için birşeyler de yapmak gerekiyor.
Siyasi partilerin gençlik kolları her zaman siyaset kurumunun üniversitesi niteliğindedir. En azından içinde bulunduğum ve bundan gurur duyduğum Cumhuriyet Halk Partisinde böyle. 18 ila 30 yaşları arasındaki bütün genç arkadaşlarımın bu yaş aralıkları içersinde mensubu oldukları siyasi partinin gençlik kollarında görev alabilirler.
Genç yaşta siyasetle uğraşan arkadaşlarımız, ilerki yaşantılarında da siyasetle uğraşmaya devam edecek olurlarsa, halk deyimiyle "damdan düşen siyasetçi" olmayacaklardır.
Uzun lafın kısası, ülkesini ve milletini gerçekten düşünen genç arkadaşlarımı siyaset yapmaya davet ediyorum. Hangi partiden olduğunuzun inanın hiç bir önemi yok.
Önemli olan "damdan düşen siyasetçi" olmamak ... !
AKP VE SİYASİ İDEOLOJİSİ
1950li yıllardan sonra çok partili sisteme geçilmesiyle beraber, siyasi ideolojilerde hep tartışılmıştır.
Aslına bakacak olursak, Türkiyede sürekli gündemde olan "Temiz Siyaset" özlemi de buradan gelmektedir.
Belli bir ideolojisi olmayan siyasi kurumlar, ülkeye yarar sağlamadığı gibi aksine hep zararları olmuştur. Bu konuyu canlı olarakta yaşadığımız bir süreçten de geçiyoruz aslına bakarsanız.
Türkiyede siyaset kurumlarının içerisinde hep bir boşluğun olması da bununla paralel bir durum zaten.
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP)nin "Milliyetçilik-Ülkücülük" temeline oturtulan ve 40 yılı aşkın süredir yürüttüğü bu siyasi mücadeleye herhangi bir şekilde muhalif olmak ve eleştirmek söz konusu olamaz. 1980 darbesinde büyük acılar yaşayan "Sağ" kesimin önemli bir bölümünü oluşturmaktadırlar.
Saadet Partisi (SP)nin "Milli Görüş-İslamcılık" sentezi üzerinden yürüttüğü siyasi mücadelede, Türkiyede belli bir dönem iktidarı ele geçirmiş, daha sonra ülkenin temel yapı taşlarına uyum sağlayamadığından! iktidar gücünü kaybetmiştir.
Barış ve Demokrasi Partisi (BDP)nin "Demokrasi-Özgürlükçülük-Kürt Milliyetçiliği" üzerinden yürüttüğü siyasi mücadelede, ülkenin iç dinamizmi açısından kuşkular taşığı için sürekli "üvey evlat" muamelesi görmektedir. Görmüş olduğu bu muamelede, belli kesimler tarafından sürekli manipüle edilsede, manipüle edenler tarafından haklılık payları olduğu yadsınamaz.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)nin "Sosyal Demokrasi" ilkeleri üzerinden taviz vermeden sürdürdüğü siyasi mücadelede, yine 1980 darbesinde "Sol" kesim üzerinde büyük acılar yaşatmıştır. Gerçek anlamda ve sağlam ideolojilerin, partilerin kökünü oluşturması belki de en net bir biçimde CHPde görülmüştür ki, 1980 darbesinde kapatılmasına rağmen kuruluşunun 69.yıldönümünde 9 Eylül 1992 tarihinde yeniden açılmıştır.
Ve son olarak, 14 Ağustos 2001 tarihinde kurulan ve 3 Kasım 2002 tarihinde iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)sine göz atalım. Siyasi ideolojini "Muhafazakar Demokrasi-Ekonomik Liberalizm" üzerine kuran AKP, iktidarda olduğu 8 yıl boyunca, siyasi ideolojisini gerçek temellere oturtmanın ve bunu gerçek anlamda, sadece ve sadece halk için uygulamanın hiçbir somut örneğini göstermemiştir.
Gerçek anlamda ideolojisi olmayan, lidere endeksli kurulan ve çalışmalarını "iç-dış" güçler birlikteliğiyle yürüten partiler elbet yok olmaya mahkumdurlar. Bu ve buna benzer olayları siyasi tarihimizde çok net bir şekilde görmekteyiz.
20 Mayıs 1983 tarihinde kurulan Anavatan Partisi (ANAP) de buna en güzel örnek olarak siyasi tarihin tozlu sayfalarında yerini almışltır. Görünen o ki, AKPde siyasi ideolojisini tam olarak oturtmadığı, lidere endeksli siyasi mücadele yürüttüğü ve "Yürütme!" görevini son derece güzel bir şekilde sürdürdüğü için kendi sonunu da yavaş yavaş hazırlamaktadır.
Bundan sonra ki süreç içerisinde, AKPnin ve onun yerli ve yabancı iş birlikçilerinin "Türkiye Cumhuriyeti" üzerinde oynadığı karanlık oyunları sırasıyla bu köşede sizlerle paylaşacağım.
Unutulmamalıdır ki; "Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir".
Aslına bakacak olursak, Türkiyede sürekli gündemde olan "Temiz Siyaset" özlemi de buradan gelmektedir.
Belli bir ideolojisi olmayan siyasi kurumlar, ülkeye yarar sağlamadığı gibi aksine hep zararları olmuştur. Bu konuyu canlı olarakta yaşadığımız bir süreçten de geçiyoruz aslına bakarsanız.
Türkiyede siyaset kurumlarının içerisinde hep bir boşluğun olması da bununla paralel bir durum zaten.
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP)nin "Milliyetçilik-Ülkücülük" temeline oturtulan ve 40 yılı aşkın süredir yürüttüğü bu siyasi mücadeleye herhangi bir şekilde muhalif olmak ve eleştirmek söz konusu olamaz. 1980 darbesinde büyük acılar yaşayan "Sağ" kesimin önemli bir bölümünü oluşturmaktadırlar.
Saadet Partisi (SP)nin "Milli Görüş-İslamcılık" sentezi üzerinden yürüttüğü siyasi mücadelede, Türkiyede belli bir dönem iktidarı ele geçirmiş, daha sonra ülkenin temel yapı taşlarına uyum sağlayamadığından! iktidar gücünü kaybetmiştir.
Barış ve Demokrasi Partisi (BDP)nin "Demokrasi-Özgürlükçülük-Kürt Milliyetçiliği" üzerinden yürüttüğü siyasi mücadelede, ülkenin iç dinamizmi açısından kuşkular taşığı için sürekli "üvey evlat" muamelesi görmektedir. Görmüş olduğu bu muamelede, belli kesimler tarafından sürekli manipüle edilsede, manipüle edenler tarafından haklılık payları olduğu yadsınamaz.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)nin "Sosyal Demokrasi" ilkeleri üzerinden taviz vermeden sürdürdüğü siyasi mücadelede, yine 1980 darbesinde "Sol" kesim üzerinde büyük acılar yaşatmıştır. Gerçek anlamda ve sağlam ideolojilerin, partilerin kökünü oluşturması belki de en net bir biçimde CHPde görülmüştür ki, 1980 darbesinde kapatılmasına rağmen kuruluşunun 69.yıldönümünde 9 Eylül 1992 tarihinde yeniden açılmıştır.
Ve son olarak, 14 Ağustos 2001 tarihinde kurulan ve 3 Kasım 2002 tarihinde iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)sine göz atalım. Siyasi ideolojini "Muhafazakar Demokrasi-Ekonomik Liberalizm" üzerine kuran AKP, iktidarda olduğu 8 yıl boyunca, siyasi ideolojisini gerçek temellere oturtmanın ve bunu gerçek anlamda, sadece ve sadece halk için uygulamanın hiçbir somut örneğini göstermemiştir.
Gerçek anlamda ideolojisi olmayan, lidere endeksli kurulan ve çalışmalarını "iç-dış" güçler birlikteliğiyle yürüten partiler elbet yok olmaya mahkumdurlar. Bu ve buna benzer olayları siyasi tarihimizde çok net bir şekilde görmekteyiz.
20 Mayıs 1983 tarihinde kurulan Anavatan Partisi (ANAP) de buna en güzel örnek olarak siyasi tarihin tozlu sayfalarında yerini almışltır. Görünen o ki, AKPde siyasi ideolojisini tam olarak oturtmadığı, lidere endeksli siyasi mücadele yürüttüğü ve "Yürütme!" görevini son derece güzel bir şekilde sürdürdüğü için kendi sonunu da yavaş yavaş hazırlamaktadır.
Bundan sonra ki süreç içerisinde, AKPnin ve onun yerli ve yabancı iş birlikçilerinin "Türkiye Cumhuriyeti" üzerinde oynadığı karanlık oyunları sırasıyla bu köşede sizlerle paylaşacağım.
Unutulmamalıdır ki; "Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir".
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)